şiir

İç İçe (1)

-İyi görünmüyorsun.

-Neden? Niye öyle dedin? Oysa hayli iyiyim. Bu durumda olunabilecek kadar iyi.

-Zaten onu demek istiyorum. Yani aslında durumundan hoşnut olmaman gerektiğini düşünüyorsun ama bunu da, yani hoşnutsuzluğunu örtüyorsun. Daha doğrusu sana yakışanın örtmek olduğu kararını vermişsin. İşte seni olağan davranışlarından uzaklaştıran da bu olsa gerek.

-Niye sustun? Üstelik susmakla da kalmadın. Deminki gülümsemen de kayboldu. Gerçi iğreti durmaktaydı zaten gülüşün. Ama aslında bu halinle sensin.

-Yani sence ben gülmeyen biriyim de sahte gülüşler yerleştiriyorum yüzüme. Bunu mu demek istiyorsun?

-Hemen öfkelendiğine göre, seni suçüstü yakaladığım belli. Elbette hayır. Elbette sen gülen birisin. Hem de çokça gülen. Ama deminki gülüşün gibi değil senin gülüşlerin. Senin gülüşlerin, bir iletkene mıknatıs ya da elektrik vermek gibi, yanıbaşındakine yayılıverir benim bildiğim. Oysa deminki, sende başlayıp sende biten, hatta seni bile güldürmeyen bir tür gülme eskiziydi. Gülme kavramının sanki sözlükteki anlamını, görsel olarak göstermek için yüzüne yerleştirdiğin bir gülmeydi. Hatta gülme bile değildi. Dudak gerilmesi gibi bir şeydi.

-Peki. Gizlemeyeceğim. İyi değilim ben. Diken üstündeyim. Salt kendi sıkıntılarımla ilgili değil bu. Biliyorsun. İçimdeki altüst oluşu göğüsleyebilmişimdir hep. Hatta yaşadığım olumsuzlukların zirvede olduğu zamanlarda bile başetmeyi başarıp dışa dönük davranmayı becermişimdir. Ama şu sıralar iki tür kaosla boğuşuyorum. Bende başlayıp bende biten ve genel olan.
-Dur! Hemen araya girme!
Biliyorum. İlk değil kaosların bileşkesinde olmam.
Sen de çok iyi biliyorsun ki ömrüm, bir savaş alanının göbeğinde, ufacık bir çakı ve koluna sarılı bir kumaş parçasıyla ölümüne dövüşen bir savaşçınınkinden farklı değildi. Ölüm, rastlantısal olarak uğramadı bana. Çok da yara aldım. Fiziki yaralardan başka, yüreğim de yaralandı çok.
Ama ortada, uğruna ölünebileceğini düşündüğüm bir erek vardı. Kaba bir deyişle, hatta dilimize pelesenk ettiğimiz kocaman bir lafla pekiştireyim anlatmak istediğimi.
Hani Che’nin uzunca bir sözü vardı ve şöyle bitiyordu:
“… ÖLÜM HOŞ GELDİ SEFA GELDİ!”
İşte o zamanlar, o toz duman içinde, bakışım buydu ve aslında, belki de şimdilerde salaklık sayılabilecek bu düsturla, ben yaşama ve ölüme aynı yakınlıkta; aynı uzaklıktaydım.
Zaman… Zaman akıl almaz bir hızla akıp gitti ve gidiyor. Bu akış içerisinde…

-Dur az dur! Çok derine daldın! Bu gidişle bütün yaşam öykünü anlatacak gibi başladın.
Bunlar bana yabancı değil biliyorsun. Ne geçmiş, ne şu an, ne de gelecekteki altüst oluşlar…

–Evet haklısın. Birden ipin ucunu kaçırdım. Ama aslında sana anlatırken, kendi kendime yüksek sesle konuşuyormuşum gibiyim. Evet haklısın. Sen de ben gibisin. Bir diğer deyişle sen bensin aslında. Günlerdir, hatta geceler boyu, dışa açılan tüm kepenkleri yarı yarıya kapalı bir dükkan gibiyim. İçimin loşluğunda, el yordamıyla yokluyorum kendimi.
Zaman zaman yılgınlık mı bu diye soruyorum kendime. “YILDIN MI?”
Bu soruyu en derinlerimdeki BEN’e sordum.
Hayır! Bin kere hayır!
Ama geçmişi irdeleyip geleceğin iğreti yollarını gören biri olup da müdahale edemiyor olmak… işte bu beni kahrediyor.

-Bunlar hepimiz için geçerli ama. Yani bunlarla, salt bunlarla açıklayamazsın halini. Daha doğrusu bunlar beni ikna etmeyor.
-Bak açık konuşacağım. Bu anlattıklarına sığınıyormuşun, bunların arkasına gizleniyormuşun gibi geliyor bana.
Seni tanırım. Daha doğrusu tanıdığımı sanıyorum. Ve tanıdığım kadarıyla, ESAS SORUNA DEĞİNMEDEN, ETRAFINDA DOLAŞIYORSUN!
Yüzünün vitrinine yerleştirdiğin o sana yabancı ifadeyi açıklamaya yetmez bunlar.
Aslında bu ilk değil. Anımsar mısın? Geçenlerde bir arkadaş topluluğundaydık. Ikına sıkına espri yapıyor, zoraki gülüyordun. Kalabalık bir ortamda olduğumuz için sesimi çıkarmadım. Ama GÖRDÜM! Ve kesinlikle yanılmıyorum.
Neyse…
-Anlaşılan şu an konuşmayacaksın. Olabilir. Konuşma. Yani bana anlatma istemiyorsan. Ama beni de aptal yerine koyma e mi?

-Peki tamam. TAMAM! Haklısın. Ayrıca sağol. Yani en azından senin dikkatini çekmiş olması benim için önemli. Haklısın. Bir yerden başlamam gerek. Yüreklice, içimden de olsa konuşmam gerek. Kendimi konuşmalıyım. Konuşturmalıyım.
Yakın zamanda seni ararım. Ancak bana zaman ayıracaksın. Çok zaman. Çünkü o ki başlayacağım, o ki sen başlamam için tırmaladın içimi… sonuna kadar anlatacağım ve sen de dinleyeceksin.
-Şimdi gitmem gerek. Bir gün de sen anlatacaksın yalnız tamam mı? Senin de içinde karartılmışlık var aslında. Karatma günlerinden mi gelmekte yoksa yeni ve değişik bir karanlıkla mı yüzleşmektesin bilmiyorum. Çünkü sen de ben gibi olmasaydın, farkına varamazdın içimdeki çöküntünün.
-Hadi hoş kal şimdilik.

Standart

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.